III. Geldim, gördüm, yazdım

12-01-2013
           



III. Geldim, gördüm, yazdım
 
Örnek bir şehir- Tovuz!
Tovuza vardığımızda  artık oğle saatiydi ve biz hemen Ayan Palac adlı otele gittik. Bu bölgede bu otel sanırım kimseyin hayaledemiyeceği güzellikte ve şıklıktaydı. 5 yıldızlı ve tam bir modern doğu kültürü stilinde yapılmış otel ve sarı altın kaplamalarla sanki bir saray havasındaydı.. . Ayan Palace’nın hemen altında Haydar Aliyev parkı ve az ilerisinde Tovuz Olimpiyat Spor Kompleksinin yakın olması da ziyaretçiler için bir ayrıcalıktı. Yemekten sonra Ağdam İlçesi (Quzanlı) bölgesine gelen bizler  Uluslararası Avrasya Basın Fonu (BAMF) Başkanı Umut Rahimoğlu, Ağdam İcra Başkanı 1. Yardımcısı Zülfü Gasimov ve İcra Başkanı temsilcilerinin katılımıyla Bayrak Meydanı'nı ve Şehitler Anıtı kompleksini ziyaret ettik. Bayraklar parkı adlı park ise bir milletin en önemli olan öğelerden birine - bayrağına saygısını simgelemektedir. Bugüne kadar Türk dünyası bayraklarlar süslü salon ve park görmüştüm, fakat çeşitli büyüklükte tek ülkesini simgeleyen bayraklar parkına rastlamamıştım. Gerçekten görmeye değer bir manzaraydı. Zaten dünyanın en büyük devlet bayrağı da Bakü’de bulunmaktadır.
Ayrıca bu şehirde bir de 8 bin yıllık tarih bulunmuştur ve yakınlarda tam sonuçlar bekleniyor Japonya'dan. İşte 8 bin yıllık tarih yakında ortaya çıkacaktır. Burada kazılar yapılmış üstleri örtülmüş, buraya açık bir müze yapılacağını bilgisi de bize verildi.
Bu yazımın bu kısmında Azerbaycanlılar"ın musafirperverliklerinden bahsetmeme gerek yok, zira birkimsey bir defa da olsa bu ülkeyi ziyaret etme fırsatını bulduysa, bu Türk milletinin ne derecede misafiri sevdiğini görmüştür. Hatta ben talebelik yıllarımda  çok güzel bir geleneğe rastlıyordum: ‘bir azerbaycanlının evinde her zaman misafir için saklı bir köşede bir iki kilo   pilavlık düğ (pirinç ) vardır ve misafir geldiğinde ona pilav pişirilirdi.
 
Zulmün bukadarı da olamaz kardeşım!
Bu ziyaret sırasında Tovuz valisi bize kısa tanıtıcı bir brifing verdikten sonra hemen hava kararmadan sınırdakı Alibeyli köye yola çıktık. Bizimle beraber Azerbaycan Milletvekili ve güçlü  gazeteci kalemine sahip Ganire PAŞAEVA da vardı. Burada gördüklerimiz, savaş görmemiş veya ancak duymuş olan bir insanın algılaması için çok zordur...öncelikle otobüs bizi köyün tam sınırına götürdü ve bir yamaç çıkmaya çalışırken hemen köylüler yolumuzu kesti ve otobüsü durdurdu. İlk sözleri ise şuydu: ‘ Çok rica ediyoruz, otobüsü burada durdurun, karşıda Ermeniler’in menzilleri ve sürekli oradan ateş açılır. Sizin başınıza birşey gelmesin.’ Bizim durduğumuz yerin biraz yukarısında köyün okulu bulunmaktaydı. Bu okul sürekli Ermenistan tarafından Rus silahları ile vurulmakta  ve duvarlarlar delim deşik. Okul tam karşıdakı ermeni keskin nışancılara açık olduğu ve herşey sanki avuçun içi gibi görüldüğü için bu okulu başka bir yere taşımak en iyi çözüm diye düşünür insan.Fakat, okulu başka bir yere taşımak niyetinde de değil köylüler. Tam aksine okulun kapısını buradan kapatıp  bir kapı köye taraf yeni açmışlar. Bunun sebebini  sorduğumuzda ‘ biz bugün bu okulda başka bir okula gidersek karşı taraftakı duşman bizim korktuğumuzu düşünür ve zaten sürekli saldırılara maruz kalan köyümüz tıpkı diğer köyler gibi boşaltılmak zorunda olur. Biz köyümüzden bir yere gitmek de istemiyoruz. Burada bizim dedelerimiz, mezarlıklarımız , bu bizim toprağımız. Bir etrafa bakın bu okulu nereye taşıyalım ki? Köyümüz açık avuç gibi her taraftan ermeni köyleri ile kuşatılmış gibi. Halbuki savaş öncesi bu yan ermeni köylerinden insanlar gelir bizim ilçede alış veriş yapar, sebzelerini bizden alırlardı, zira onların ilçeleri onlara çok uzaktı, fakat şimdi bize saldırıyorlar! ‘
Gerçekten de köyün yerşelim yerine baktığınızda köy sanki bir yuvarlak tabak gibi ve etrafında yakın mesafelerle ermeni köyleri yerleşiyordu, şimdi ise oradakı köyler ermeniler tarafından boşatılmış ve çoğunlukla ermeni askerleri ile rus askerleri ‘bekçilik ediyordu!’.
 Daha sonra yanımıza bir ayağından vurulmuş orta yaşta bir adam yaklaştı. O, günün birinde ev avlusunda traktörünü tamir ederken vurulmuş ve hastaneye hemen kaldırılmasına rağmen ömür boyu topallayarak, değnekle yaşamak zorunda.
Ya çok küçük çocuğun günahı neydi? Tam bayram gününde düşman tarafından nişancılar çok küçük yaşta bebeği vurmuşlar. Bu bebeği tüm köy gömmüş göz yaşlarına bovularak. Bu tür provokasyonlar o kadar sıklıkla oluyormuş ki artık halk buna pek da aldırış etmiyor. Biz bu bebeğin mezarına bari deyelim diye istedik ve yine köylülerin endişeri bakışları ile karşılaştık: ’ aman, öyle bir şeye sakın kalkmayın, zaten sizin geldiklerinizi onlar uzaktan çoktan görmüşlerdir, size birşey olmasını istemeyiz’. Bu endişeler beni çok duygulandırdı.
Bizim etrafımızda 2 yaştan tutmuş büyük yaşa kadar çocuklar koşuşturur oynarken, büyük yaşta insanlar zar zor ayaklarını atarken bu pırlanta kalpli insanlar bu duruma ‘ nasıl olsa alıştık, bu bizim yaşantımız haline geldi’ diye şakayle karışık söyler, bizi, misafirleri ise düşünür, bizim için endişeleniyorladı. Söyleyin bakalım, siz böyle bir yüksek medeniyet, insanlık daha nerede gördünüz? Gönül isterdi ki, Birleşmiş Milletler , İnsan Hakları Örgütleri barıştan, sülhtan bahsederken bir defa da olsa buraya gelsinler ve bu durumu bu insanların gözüyle algılasınlar.
Hacalı köyü geceleri yaşıyor...
           Hacallı
köyü de bu köyden farklı değildi. Burada da dini bayramlar adeta matem havasına dönüşüyormuş ara sıra. Bir olayı payşayım sizinle. Köyde   evin avlusunda oynayan bir çocuk nişancılar tarafından vurulmuş. Ardına ise genç ve kocası tarafından ‘ çocuğuma göz kulak olamadın’ suçlamasıyle kalan ve ana evine dönen genç ve gözyaşları hiç dinmeyen bir anne kalmış.  Kardeşlerinin çocukları evin neşesi olurken o ise sürekli duvarda asılı çocuğunun resmine bakar durur... hayatı kararmış , bir gül gibi yüzü senmiş.
 Bu olaydan sonra köy muhtarı 200 metre uzakta olan ermeni menzillerinden korunmak için sınır evleri, koruyacak kadar 3-4 metrelik yükseklikte taş duvar ördürtmüş. Bu duvar ancak evleri bir nevi güya korumakta ve sınırın o tarafına doğru bakan evin  pencereleri da kapatılmakta.
Bu köyde beni sarsan haber ise sanırım ne Birinci ne de İkinci Dünya Savaşları’nda görünen bir durumdu. Bu köydeki sınırda yaşayan ev sahiplerinin bahçeleri ve köyün tarlaları doğal olarak köy dışında ve Ermenilerin işgal etmiş oldukları sınırlara yakın. Bu insanlar sizce topraklarını ne şekilde kullanmaktalar? Tarlaya veya bahçelerine, ancak karanlık çöktüğünde herkez iş başına gider...gündüzden gözlerine kestirdikleri toprak kısımlarını gece el yordamıyle topraklarını eker biçerler...Traktörler, arabalar katiyen ışıklarını kullanmazlar, karanlık çöktüğünde sessiz is yapmaya çalışırlar. Köyün ışıkları da akşamları kesilir. Bu durum köylülerin düşmandan , karşı taraftan sürekli saldırıya uğradıklarından, korunmaya çalıştıkları bir durummuş...Hey insanlık, biz hangi devirde yaşıyoruz? Bu insanların günahları nedir? Zamanında kendi topraklarını dost bildikleri komşusuna verip de daha sonra bu zulma maruz kalmaları mı hakkettikleri?!
Ermenistan Silahlı Kuvvetleri’nin 1300 kez ateşkesi bozmuş ve sivil insanları, özellikle kadınları, çocukları, yaşlıları vurmuşlar ve vurmaya da devam ediyorlar.  İnsanlarımızın kendi avlusunda, bahçesinde, evlerinin önünde, tarlada ve köyün neredeyse her yerinde güvenceleri yok ki..Düşmanınnişancıları  hiçbir kurala sığmayan vahşet  saçmaya decvam ediyorlar.
Azerbaycan’da bu işgalin ve tecavüzlerin sonucu bir milyon yüz bin kişi göç etmek zorunda kalmış. 20 bine yakın insan katledilmiştir, 50 bin insan sakat kalmıştır. 5 bin insandan bugün halen haber alınamamaktadır.
 Karabağ’da yol boyunca gittiğinizde kendi evlerini bırakmış ve ailesini kurtarmak pahasına insanlar eski tren vagonlarında yaşamakta olduklarını göreceksiniz. Yine de burada hükümetin kendi insanına sahip çıktıkları insana biraz da olsa teselli verir. Devletin   tam 17 tane prefabrik şehircik yaptığını ve yapılmaya da devam ettiğini ve insanlara toprak paylandığını izleyebilmektesiniz. Zira bu bölgede fabrikalar nadir çalışmakta ve insanlar çoğunlukla tarımın yanısıra hayvancılıkla hayatlarını sürdürmekteler. Başka gelirleri de yok.
Fakat bu halka bu zulüm ilk defa yapılmamakta.
 Daha çar döneminden itibaren Ermenileri kullanarak Ruslar tarafından Azerbaycan halkına karşı yapılan soykırımlar:
1)    31 Mart 1918 soykırımı- bugün resmi düzeyde Azerbaycan Türklerinin soykırım günü olarak anılır.
2)    20 Ocak 1990 Bakü katliamı – Sovyet tankları Bakü’de yüzlerce Azerbaycanlıyı katletmiş, Azerbaycanı dize getirmeye çalışmış, fakat sonunda çekilip kaybetmişlerdir.
3)    26 Şubat 1992 Hocalı soykırımı - Bu acımasız ve amansız soykırım, insanlık tarihine en korkunç toplu terör eylemlerinden biri olarak geçmiştir.
Hocalı trajedisi, yaklaşık iki yüz yıl boyunca Ermeni şoven-milliyetçileri tarafından Azerbaycanlıya karşı uygulanan etnik temizlik ve soykırım politikasının devamı ve en kanlı sayfası. Bu trajedi sonucunda tam 6 şehir ve binlerce köy işkal altında.
 
Guba’da kı toplu mezarlıklar .
 Benim için çok değerli ve annem kadar sevdiğim azerbaycanın ünlü gazetecisi ve türk dünyasına sevdalı olan Ali Şamilov’un eşi Azize annem Guba’lıdır. Onun memleketine gideceğiz denildiğinde  çok sevinmiştim. Çünkü sürekli kitaplarda okuduğum , Azize annemden duyduğum o cennet yeri görmekti arzum. Son seyahat günümüz Guba’ya yol aldık. Hava biraz da yağmurluydu. He,  dışarıda artık Kasım ayı ve son baharın son güzellikleriydi diye düşünürdü herkez. Yol boyunca gerçekten doğa turizmi için mükemmel bir yerdi gördüklerimiz. Havası temiz, tabiati zengin , çok da tarihi ve şirin bir yerdi Guba. Fakat toplu mezara vardığımızda gördüklerimiz karşısında içim kan ağladı. Buradakı toplu mezarlarda ancak azerbaycanlıların değil, burada yaşayan yahudi ve diğer halkların da cesetleri bulunmuştur. Şimdi bu yerde açık hava müzesi yapılmaktaydı. İşte, Sovyet döneminin bu halka bıraktığı bir ‘ ibret tablosu’, zira o dönemde bu katliyamın başında sovyet rejimine hizmet eden komutanlar yine ermenilerdir. Bu bilgiler de resmi belgelerle burada sergilenmiştir.’
Guba’dan ayrılırken şu mısralar beynimdem süzüldü:
Büülărdi havasınnan ruhumu Guba
 Bırda kısmetliydi uyanmaa sabaa
Her yer eşilikti, güneşin telleri sarmıştı onu,
 Ama akardı gözünden bir damla yaş nasın tolu
Boynuna bir taş asılı durardı asırlar boyu
Toplu mezarlar çürütmüştü bu nazlı kuytuyu
Karartmıştı duşmannar kasabanın tenini
Beklerdi dooruluk uzatıp o temiz elini,
 
Büülü havasınnan çaarardı doorulaa, insannaa Guba!
 
 İşte bir haftalık seyahatimiz sonuna geldi. Buradan elbet her birimiz ayrılacak, başka başka uçaklara binip memleketlerine gidecekti. Fakat gördüklerimiz mutlaka kalbinin sesiyle kalemlerle yazıya dökülecekti. Bu yazılar büyük uzmanların analetik yazılarına benzemiycecekti. Bu yazılar ilk defa türk gençlerin farklı coğrafyalardan gelip da tarafsız bakışları ile kendi gözleriyle gördüklerini yazmak olacaktı. Bu yazılarımız tıpkı Azerbaycan Mi,lletvekili ve büyük bir türk sevdalısı, şair, gazeteci Ganire Paşayeva’nın dediği gibi  ‘ bir elin nesi var, iki elin sesi var!’ sözleri ile birliğimizi daha da güçlendirecekti. Azerbaycan dünyaya  artık bizimle de sesini duyuracaktı!
 
Son.
 
 
 
back

Add comments:

Input code from image:


Added comments



umexubafahabu epaqeqet@pop3.printemailtext.com 09/01/2017 22:25
http://dutasterideavodartonline.org/ - dutasterideavodartonline.org.ankor online-purchaselevitra.net.ankor http://20mg-cheapest-pricelevitra.net/
 
back
Gagauzlar.md